Adı Engin’di. Belirli bir hastalığı var mıydı bilmiyordum. Bana durup durup bunalımlarından ve bunalımlarıyla ilgili ilaçlarından söz ederdi. Bir derste onu aşağılayan hocanın aşağılamasına karşı çıkmamdan olacak sanırım, bana yakınlık göstermeye başladı. Aynı sınıfta olduğumuzdan, bunun abartacak bir yanı olmadığını söylemekle yetinirdim. Kuşkusuz diğerleri gibi o da benim sınıf arkadaşımdı.
Engin, esmer, orta boylu ve biraz da kiloluydu. Kumral saçları, maviye çalan gözleri vardı. Yüzüne bakınca sürekli bir gerginliği varmış izlenimi veriyordu. İlk bakışta fark edilemeyen garip davranışlarını yadırgıyordum. İddia ettiği konular hakkında pek bir bilgi sahibi olmasa da çok şey biliyormuş gibi görünüyor; arkadaşları ya da hocalarıyla yaşadığı sorunların çoğu bu yüzden çıkıyordu. İddialarını kanıtlamakta zorlanınca hırçınlaşıyor, tartıştığı arkadaşlarına incitici sözlerle sataşabiliyordu.
Engin’le ilişkimiz asıl liseyi bitirdikten sonra evsiz barksız dolaştığım zamanlarda gelişti. Kimi zaman evlerine de gidip geliyor, her gidişte onu daha yakından tanıma olanağı buluyordum. İki katlı derme çatma, yarı ahşap, yarı beton evleri, Tepebağ’da çıkmaz bir sokaktaydı. Sonraları başka bir arkadaşım Süleyman’la birlikte evlerinin alt katındaki müstakil bir odayı kiralayıp oturmaya başladık.
Babası orta yaşlarda, yüzünde kırçıl kirli sakalı eksik olmayan, iri yapılı sayılacak bir adamdı. Karşılaşmalarımızda hafif bir gülümsemeyle yetiniyor, bana ve bir odayı paylaştığım arkadaşıma olabildiğince mesafeli davranmaya özen gösteriyordu. Engin’le birlikte evlerindeysek eğer, baba ansızın evden çıkıp gidiyordu. Böylece Engin, annesi ve ben baş başa kalıyorduk.
Annesi biraz şişmanca, beyaz tenli, konuşkan bir kadındı. Ak saçlarını kınayla boyadığı, saç diplerindeki kınası geçmiş saçlardan belli oluyordu. Ben kazara bir şey sormuşsam, o bütün hayat hikâyesini anlatıyordu. İlk zamanlarda biraz zor da olsa, sabırla sözünün bitmesini bekliyordum. Zamanla sözünü bir biçimde bölerek yanından uzaklaşmayı başarabilir duruma gelmiştim. Ben ve ev arkadaşım kendisine teyze diyorduk. Ne var ki o Nene diye hitap etmemizi istiyordu. Kocasına da Emmi dedirtiyordu. Biz de ister istemez dediğini yerine getiriyorduk.
Engin’in evdeki kız kardeşinden başka, bir abisi bir de evli bir ablası vardı. Ablası arada bir uğruyordu. Ama kocası hemen hemen her akşam geliyor, abisiyle uzun uzun konuştuktan sonra geç saatlerde ayrılıyordu evden. Abinin bizimle pek karşılaşmak istemiyormuş gibi bir hali vardı. Yürürken kaplumbağa misali kendi bağasına gizlenmiş bir yaratığa benziyordu. Selam verdiğimizde selamı bile almaktan çekiniyordu.
Dilini bizden esirgemeyen bir tek Nene’ydi. Yani Engin’in annesi… Süleyman’ı değil de daha çok beni boş bulmuşsa Emmi’yle yaşadığı sorunları anlatmaya başlardı. Bu arada bilekleri dirseklerine kadar Adana burma bilezikle doluydu. Kollarını salladıkça altın bileziklerden çıkan sesler duyuluyordu. Anlattığına göre Emmi iyi bir insanmış. Kolundaki altınlar kendisinin alın teriymiş. Bu altınlarda Emmi’nin bir hakkı yokmuş. Emmi’nin neyi varsa onunmuş aslında… Ah ah, başından geçenleri bir anlatsaymış…
Nene, anlattığı şeyleri her gün değilse, en geç iki güne bir, çok az bir eklentiyle tekrar tekrar
anlatıyordu. Artık söyleyeceklerini ezberlemiştik: Emmi’niz… Altın bilezikler… Altın bilezikleri
kazanmak için verdiği emekler…
Nene’nin bu nakaratları bıkkınlık vermeye başlamışken, başımıza daha beter işler geleceğini tahmin edemezdik. Nene, daha sabah ezanı okunmadan bir nedenle odamıza geliyor ve ayakucumuza oturup henüz biz derin uykudayken yine aynı hikâyeleri anlatmaya başlıyordu: Emminiz… Bilezikler… Bir de o altın bilezikler için verdiği emekler… Kimi zaman iki gözü iki çeşme ağlayarak anlatıyordu bunları. Yatakta bir o yana bir bu yana dönerek rahatsızlığımızı belli etsek de, Nene ha bre anlatıyordu. Yaşlılığından ve bir de arkadaşımın annesi olmasından dolayı rahatsızlığımızı açıkça
söyleyemiyorduk.
Gündüzleri anlattıklarını bir biçimde geçiştiriyordum. Ama sabahın köründe Nene’nin nakaratlarla dolu hikâyelerine katlanamaz olmuştuk. Süleyman benden birkaç yaş büyüktü ve o sıralar yerel bir gazetede çalışıyordu. O, bir biçimde Nene’den uzak durmayı başarabiliyordu. Bir sabah gelip ayakucumuza yerleşir yerleşmez başladı yine anlatmaya: Emminiz… Altın bilezikler… Süleyman o saatte uykudan uyanmanın verdiği gerginlikle bildiği bütün küfürleri sıralamaya başladı Emmi’nin de, senin de, altınlarının da… Nene’nin birden sesi sedası kesildi ve bir daha eve uğramadı. Nene artık eve gelmez olmuştu, ama başından beri onunla ilgili çok sayıda soru biriktirmiştim. En başta da pek alışık olmadığım davranışları ilgimi çekmişti. Damatları, eski garaj çevresinde “sarı kırmızı cihan yıldızı” diye bağırarak talih fırıldağı çeviriyordu. Bir çark üzerindeki renklerden birine para konuluyor, çarkın ibresi o renk üzerinde durursa, o renge yatıran kişi kazanıyordu. Engin’in abisi olan Oğul Hayri, esrar ya da başkaca uyuşturucu partileri düzenliyor, belki de satıyordu. Çok sonra Engin’den iki büyük abisinin uyuşturucu satışındaki anlaşmazlıklar nedeniyle öldürüldüğünü öğrenmiştim.
Nene’nin tatsız bir biçimde bizim evden uzaklaşmasının ardından Engin’in bana karşı tutumunda da değişiklikler sezinliyordum. Eski Engin gitmiş, yerine abisi gibi kaçamak konuşan, kimi zaman kendisine söyleneni önemsemeyen yeni bir Engin gelmişti. Belki de ailesi hakkında bildiği şeyleri bize anlatmak istemiyor diye düşünüyordum. Biz Nene’yi kısa zamanda tanıdık da, o yeterince tanımıyor olabilir miydi annesini?
Engin’in baba evindeki genel gidişatı öğrendikçe, artık başka bir eve taşınmamız gerektiğine inanıyorduk. Arkadaşım Engin, ailenin bir üyesi de olsa, bu aşamadan sonra bu aileden bize bir kötülük bulaşabileceği kuşkusunu taşıyorduk. Bu kötülük, nereden geleceği belli olmayan bir kötülüktü ve bu yüzden de bizi yoruyordu.
Bir salı akşamıydı. Süleyman, çok önemli haberler getirmiş edasıyla odadaki sandalyeye kaykılıp “Ne oldu biliyor musun?” diye ağırdan satmaya çalıştı söylemek istediklerini. Sonra da tek tek anlattı öğrendiklerini. Diğer gazeteci arkadaşlarının tanıdığı emniyet mensuplarından öğrendiğine göre, Nene eskiden genelevde çalışan bir hayat kadınıymış. Emmi onu bir biçimde kaçırmış genelevden ve karısı yapmış. Kadının başından kim bilir neler geçmiş ki böyle aralıksız konuşma gereksinimi duyuyormuş. Kolundaki altın bilezikler, büyük bir olasılıkla genelevdeyken biriktirdiği altınlarmış. Kocasına bile güvenemediğinden altın bilezikleri hep kolunda taşıyormuş. Engin’in ölen abileri de öz abileri değil, başka bir anneden abileriymiş. Belli ki bu aile karanlık bir aileymiş…
Süleyman’ın verdiği bilgilerle kaldığımız evden başka bir yere taşınmamız kesinlik kazanmıştı. Nene’ye sorsaydım, başından geçenleri anlatabilir miydi bana? Böyle bir soru zaten saçma bir soru olurdu. Nereden baksak her insan kendi yüküyle insandı. Bunu bilmek yeterliydi belki de.
Evi boşaltırken Engin’in depresyon ilaçlarını anımsadım. Bir de depresyonuna yenik düşüp
Taşköprü’nün orta yerinden Seyhan nehrine savurduğu ilaçları… O benim sınıf arkadaşımdı.






