İşyerimizin değişmeyen birer parçaları gibiydik. Her gün aynı kişi, aynı eşya, aynı yüzlerdi gördüklerimiz. Değişen tek şey, her maaşın gelmesiyle çoğumuzun gelecek ayı nasıl getiririz kaygısından kızaran, elmacık kemiklerimizin haliydi. Aybaşlarının gelmesini hiç istemezdik.
Biz bordro mahkûmları, her ay kesintisiz yaptığımız, bankaların kredi kartlarını su ve elektrik faturalarını ödemekti. Hem ödentilerimi ödemek, hem başka işlerimi görmek için, iş yerinden öğle paydosuna ek, bir iki saat izin alarak çarşıya çıktım. Hani mecbur olmasam diyorum çarşı denen merete!
Büyük kentlerin bu amansız acımasız sosyal baskısından kurtulmak nerdeyse imkânsız. Orta direk denen küçük esnaf, işçi memur, hepsinin kaygısı, sevinci, kederi aynı sayılırdı. Bunları düşüne düşüne Bankalar Caddesi’ne doğru yürümeye başladım.
Yol boyunca, kiminin neşeden, kiminin sudan bahanelerle kahkaha atanları, evhamlı adımlarla koşuşturanları, bastonuna dayanmış taşlı tarla yolcusu ihtiyarları, isterik bakışlarla çevreyi rahatsız eden kurtları, işsizlik kaygısıyla dolaşan insan seli içinde akarken, bir de baktım ki; Ziya Paşa Parkı’ndan Kale Kapısı’na gelmişim. Çoktandır uğramadığım yarı uykulu ayakkabı boyacısı, Şekerci Dede’yle göz göze geldik.
Kale Kapısı’nın önünde cami cemaati, onların az ilerisinde evine ekmek götürmek için iş bekleyen ırgatlar, hemen yanı başında değişmeyen nakaratlarıyla bağıran sokak satıcıları…
Birileri buraya çekerek mi getirdi, yoksa ben mi geldim? Bunun bile bilincinde değildim. Ama tek bildiğim, arada bir uğradığım boyacıydı. Boyacının saçı yıllardır aynı beyazlıktaydı. Çocuklara da büyüklere de şeker verdiğinden, ona herkes Şekerci Dede diyorlardı. Çocukların Şekerci Dede’si bizim de dedemiz olmuştu.
Şekerci Dede, gözlerini sık sık yumuyor, uykusuz olduğunu hemen fark ettiriyordu.
Beni görünce gözlerini kıpıştırarak yüzüme baktı. Yanındaki iskemleye oturdum. Bir terlik uzattı. Verdiği terliği ayağıma giyerken o da ayakkabıların ipini çözüp boyamaya başladı. Boyama işi bitip iş cilalamaya gelince, “Birazcık bekleyeceksin, vakit geldi” dedi.
Hemen yanındaki poşeti kaptığı gibi, Kale Kapısı’nın duvarına tırmandı. Ben meraklı gözlerle onu izliyordum. O poşetin içindeki ekmek kırıntılarını, duvarın üstüne serpti. Önce birkaç serçe geldi. Serçeler birkaç hecelik ötüşlerini sıklaştırınca, duvarın üstü bir anda kuşlar karnavalına dönüştü. Sürüyle güvercin, bir o kadar da şehir kumrusu, serpilen yemleri iştahla yemeye başladılar. Şekerci Dede elini alnına götürüp kuşlara iyice baktı. Kendi kendine, ‘Allah Allah, bizim yelpesek yok’ dedi.
Ben onu izlerken, ‘Şu Şekerci Dede ne garip adam’ diye düşündüm. Sevgisini ikiye ayırmış, en fazla kuşları, sonra çocukları seviyordu. Herkes onun garip fikirlerine ortak olup konuşmak istiyor,
fakat o, “Ben ne bileyim, ben ne anlarım” gibi sözlerle geçiştiriyordu. Yanıma döndüğünde yüzündeki ifadeden ezik ama sevinçler içinde yüzdüğünü gördüm.
Hemen konuşmaya başladı.
“Bir gün şu yandaki parkın içinde yaralı bir güvercin buldum. Sanırım bir çocuk sapanla yaralamıştı. Onu yakalayıp getirdim. Birkaç gün yanımda bir kutunun içinde misafir ettim. Burada kaldığı sürede hem yaralarını ilaçladım, hem de besleyip suladım. O bana, ben de ona alışmıştım. Daha sonra onu geldiği ortama bırakmam gerektiğini düşündüm. Önüne de biraz yem dökerek onu, biraz önce yem döktüğüm yere bıraktım. Döktüğüm yeme önce serçeler, sonra güvercinler, kumrular gelmeye başladı. Ben her gün bakkaldan iki ekmek alıyor, onları küçük küçük ufalayıp, oraya döküyorum.
Parkta bulduğum güvercin, bana kuşlara yem vermeyi öğretti. Ben de bunu seve seve yapmaya başladım. Kanadının kırık oluşundan, diğer kuşlar gibi sağlıklı uçamıyordu. Bu yüzden ona yelpesek diyordum. Bugün yelpeseği göremedim” dedi ve geçmişinden anlatmaya başladı.
“Çocukluğumuzda sapanla kuşları kovalardık. Kimini vurur kimini yaralardık. Her yıl incirler olgunlaştığında küçük ama çok yağlı incir kuşları gelirdi. Bunlardan her gün beş on tane vururduk.
Hele av mevsiminin bereketli geçmesi için, büyüklerimizden öğrendiğimiz: “Eş getir, beş getir / Yağlı yağlı döş getir” tekerlemesi belleğimize iyice kazınmıştı.
Teleklerin yağlı kokusu yayılınca, çok av vurulacağına inanırdık. O zamanlar sapanları elimize aldık mı, o bahçe senin, bu bahçe benim, karatavuk, sarı bülbül, arapbülbülü, baştankara… ne görürsek onu avlardık. Yalnız sarı bülbül ve gökte
semah dönen arı kuşları yükseklere konduğundan, onlardan az vururduk. Şimdilerde çocuklukta yaptığımın büyük bir hata olduğuna inandım. Çok pişmanım, belki şu anki duruma o kuşları vurduğumdan düştüm. Benim sefil yelpeseğim, bir sapan taşına hedef oldu gelmedi” diyerek söylendi. İşinin geri kalanını bitirmek için yerine oturdu.
Kısa bir sessizlikten sonra yine konuşmaya başladı.
“Aaah yeğenim! Ben bir zamanlar hayat dolusu birisiydim; insanlara iş ekmek verir, düşenin elinden tutardım. Bir kere tekerin ters dönmeyiversin. Teker tersine dönmeye başlayınca, kim dost, kim düşman, ancak o zaman anlıyorsun ‘Hanya’yı Konya’yı’… O zaman da tavşan yamacı geçmiş oluyor.
İşlerim ters gidince atölyem kapandı. Çevremdeki iş, ekmek, verdiğim insanlar birer ikişer dağıldılar. Sonunda eşimde çocuklarım da terk etti. Ben insanlardan hep kötülük, acımasızlık, ihanet gördüm. Fakat ne şu duvarın üstünde yem yiyen kuşlardan, ne de çocuklardan, hiçbir zarar görmedim.”






