Dayım uzun boylu, aynalı dolap gibi adamdır! Yürürken dikelir, sanki boyu biraz daha uzamış gibidir! Genellikle ortası beyaz fantezi kundurasını vurgular. Her adımını takip edeceksiniz. Çevredeyseniz başka işe değil onun fiyakalı ayakkabısına bakacaksınızdır. Hele bir de göz teması kurduysa başka şansınız yok demektir!
Bakışları adliyenin önündeki Atatürk büstü gibi izler sizi. Başka yere bakmak filan hak getire! Neredeyse hazır olda durduracak. İşinizi bırakacak ve o gözden uzaklaşana kadar izleyeceksiniz.
Ceketi de kravatı da değme markalardan alınmadır. O markalardan bırakın giyinmeyi, satan yeri bulamayız ki! Artık Ankara’da mıdır, İstanbul’da mıdır?…
Gömleği kesin ceplidir ve en az iki, üç dolmakalemi vardır. Laf aramızda, hepsinin içi bitmiştir… Kalemlerin bittiğini yüzüne vurabilmek için ola ki isteyeyim deyin; asla boş bulunup vermez. Ya çok önemli bir siyasinin armağanıdır ya da içi kırmızı renkli der ve vermemek için türlü türlü yol bulur. Yani, çabanız boş bir iştir.
Diyelim okey masasındasınız. Onu izlemek ve de dinlemek zorundasınız. O nasıl oluyor demeyin. Öyle işte! Kendi oyununuza arada bir bakabilirsiniz. Hele bir lafa başladı mı yandınız! Uzun kolunu okey ıstakasının üzerine dayayıp dizili taşlara da elini koyuverir. Herkesi oyun oynayamaz hale getirir.
Herhangi bir konuyu yavaş yavaş, bastıra bastıra anlatır. Gözünüzü başka yere kaçırmanıza izin vermez. Artık masada bilge birisi vardır. Neyse ki izin verdiği kadar nefes alabiliriz! Otomobilin en iyisini, tel zımbadaki en iyi markayı, traktörlerin hidrolik yağını, tırnak makasının en iyi kesenini, patatesin kızartmalık olanını, selülozik boyanın nasıl yapıldığı ya da kıyma kebaptaki kuyruk yağı oranını… Bilir de bilir! Karşısında sinek bile değilizdir.
Bu arada telefonu çalarsa o zaman görün şenliği! Aşağı daldan murt yemez! Görüştüğü kişi genellikle validir ya da kaykamakam…
Bu sırada okeye dönüyorsa taşı elinde bekletir de bekletir… Arada bir bize gösterir, yeniden ters döndürüp masaya koyar. Konuşması bitince, okey kaçlıydı diye sorar. Söylenir; o zaman taşı çevirip gösterir, biraz daha bekler. Öğrencilerin kalem çevirmesi gibi parmaklarının arasında döndürüp döndürüp yeniden masaya koyar. Yeni oyuna bir türlü kapı açmaz. Adamı kanser eder, zaten kafayı yemişizdir, bir de kafamızın içindekini!…
Çay paralarının ödenmesiyse ayrı bir törendir. Dört kişiye seksen lira gelirse, sorun yok. Yok hesap yetmiş lira geldiyse, o zaman duruma el atar. Bir domuzu eksik dayım, kendi dışındakilerden yirmişer lira alıp üstünü tamamlar. Hiç şaşmaz. Anamdan biliyorum, mal paylaşımında kız kardeşlerinin hakkına da el koymuş. Anlayacağınız bu bizim ipon[1] dayının parası da tırıptır[2] hani.
Tarlalarımız henüz ayrılmamışken hep birlikte çalışıyor, ekip biçiyoruz ya; bu hiç mi hiç çalışmaz. Ancak ne yapar eder iş bitimine yakın traktörün direksiyonunda görürsünüz. Tabi üst baş yine tiril tiril. Diyelim ekin biçiliyor, bir bakarsınız biçerdöverin üstünde komutan gibi emirler yağdırıyor. Ne zaman gelir, nasıl biner, hiç anlamayız!…
Genel ya da yerel seçimler hiç fark etmez, bir biçimde iktidarda adamları olur. Nasıl eder, nasıl yapar ancak bir yolunu bulur. Yeni gelenlerle hareket etmeyi başarır. Onlar da illa ki bizim dayıya danışır.
Duyduk ki kentte Savunma Müdürü olmuş. Bu müdür ne yapar ne eder bilemedik! İlçede sorduysak da bilen çıkmadı. İlçe tarımla bir ilgisi yok, askeriyeye de bağlı değilmiş. Yine de bir yararı dokunur gibisinden ilçenin ileri gelenleriyle birlikte, hayırlı olsuna gidelim, dedik.
Odasına bir girdik ki ne görelim! Masanın arkasındaki kocaman bir Atatürk resmi. Ağzımız açık kaldı! Nasıl buldun, nereden getirttin?
Resim dediğime bakmayın siz; resim gibi fotoğrafmış. Gazinin kendisi bile görmeyip; değil valide, başbakan da dahi yokmuş. İşgalci emperyalist güçler yurdumuzu terk ederken bu fotoğrafı çalıp Fransız Müzesine götürmüşler. Bizimki de uluslararası bir girişimle, bu fotoğrafı yurdumuza geri getirtmiş!
Her zamanki gibi daha biz soramadan, ondan dinleyip durduk. Götürdüğümüz cezerye paketini açar birer tane ikram eder, diye beklesek de boşuna… Sonunda yapacak bir şey yok deyip geri döndük.
İşte bu bizim dayı böyle. Hep etkisinde kaldık; ağzımızı açamadık, konuşamadık. O, saatini sallıyor ve bütün ilçe bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor, sanki hipnoz oluyorduk…
Çok geçmedi bizim dayıyı yaştan emekli ettiler. Kenttekiler fiyakasını yemiyor tabi! Duyduğumuza göre önce kabul etmeyesiymiş. E tabi sonra kapıda güvenliği karşısında görünce kuyruğu kıstırmış!
Kentte oturuyor ya ücret vermeden binmek için, belediyeden altmış beş yaş kartı almış. İlçeye tarlalarını kontrole gidip gelecek ya…
Belediyenin ilçeye günde iki kez gidip gelen otobüsüne binmek için Taşköprü’nün oradaki durağa gitmiş. Gelen otobüs kalabalık… İtiş kakışla binmeye çalışınca, bizimki dayanamıyor tabi. Şoföre emirler yağdırıp duruyor. Şoför de o patırtının içinde duymuyor: “Arka kapıyı açtım, oradan atlayıver,” diyor. Dayım arka kapıya doğru hamle yaparken bir yandan da “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Valiye bir söylersem…” demeye kalmıyor otobüs birden hareket ediyor.
Bizimki yerde tabi! Üst baş toz toprak içinde, bir de yere bakıyor ki kafasından pekmezi akıyor. Neyse ki duraktakiler cankurtaran çağırıp hastaneye kaldırıyorlar.
Sonrası mı? N’olacak, kent gömütlüğündeki yerini alıyor tabi.
Dayımın ölümüyle kentte de ilçede de yeni bir tartışma başladı! Meğer ölmeden önce kaleme aldığı kalıtyazısında “Şehitler Gömütlüğü”nde yer almak istediğini yazmamış mı!…
[1] Boş gezen, aylak, iş yapmayan, genellikle tembel tembel dolanan kişi
[2] Bol, çok..






