3 Kasım 2026
  • Giriş
Sonuç yok
Tüm sonuçları göster
Yaşam Sanat
  • Aysad
  • Çukurova Sanat
    • Arsiv
  • Yaşam Sanat
    • Temsilcilikler
    • Yayin Kurulu
    • Abonelik
    • Arşiv
    • Yeni Sayılar
  • Kültür/Sanat
    • Öykü
    • Siir
    • Deneme
    • Dans
    • Fotograf
    • Grafik
    • Karikatür
    • Mimarlık
    • Müzik
    • Resim
    • Sinema
    • Tiyatro
    • Yontu
  • Kitap
    • Bize Gelenler
    • Kitap Tanıtımı
  • Etkinliklerimiz
  • İletişim
  • Aysad
  • Çukurova Sanat
    • Arsiv
  • Yaşam Sanat
    • Temsilcilikler
    • Yayin Kurulu
    • Abonelik
    • Arşiv
    • Yeni Sayılar
  • Kültür/Sanat
    • Öykü
    • Siir
    • Deneme
    • Dans
    • Fotograf
    • Grafik
    • Karikatür
    • Mimarlık
    • Müzik
    • Resim
    • Sinema
    • Tiyatro
    • Yontu
  • Kitap
    • Bize Gelenler
    • Kitap Tanıtımı
  • Etkinliklerimiz
  • İletişim
Sonuç yok
Tüm sonuçları göster
Yaşam Sanat
Sonuç yok
Tüm sonuçları göster

Pirinçler Üzümler ve Ben

Mehmet Ali Eliçn

Pirinçler Üzümler ve Ben

Ortaokul son sınıftaydım. Parasız yatılı öğretmen okulunu kazanabilmek için sınava girecektim. Bir ömür boyu, her türlü sahtekârlığını yapıp son anlarda imana gelen açıkgözler gibi ben de sınava birkaç gün kala ders çalışmıştım. O da annemin zoruyla. Aslında okulda öğretmenlerimin anlattıklarını dinlemem bana yetiyordu. Annem -diğer çocuklar gibi oturup harıl harıl ders çalışmadığımdan kaygılanmış olmalı ki- kendince tedbirler almış işi şansa bırakmamış, yedi pirinç tanesine ve kırk kuru üzüm habbesine (tanesine) şehrin en meşhur hocası olan Mısırlı Hoca’ya dualar okutmuş ve sınav esnasında bunları yememi sıkı sıkı tembih etmişti.

Özenle mendilimin arasına yerleştirilen bu kuru üzümlerle pirinçler, benim için koskoca geleceğimin en büyük ve en yaşamsal bir torpiliydi. Adeta “bu benim yakinimdir” sözünün pirinç tanelerine ve kuru üzümlerin üzerine bilmem kaç kere küçültülerek yazılmış bir “çip”ti. Ebette herkes akıl edip, yedi pirinç tanesine ve kırk kuru üzüm habbesine dualar okutmayacaktı. Okulu kazanacağıma inanmıştım. Gerçi sınıfımızın en çalışkanıydım, ama yine de hesap dışı bu desteğin varlığı, insana daha bir güven veriyordu.

Sınav başlamıştı. Sorular; sessiz, huzur içerisinde, hallerinden hoşnut, karşımda duruyorlardı. Biraz sonra onları bu
sünepeliklerinden uyandırıp hallaç pamuğu gibi atacağımdan emindim. İçimden sinsice gülmeye başladım. Zavallılar ne bilsinler cebimde okunmuş pirinç tanelerinin ve kuru üzümlerin olduğunu. Sorular, kimyasal saldırıya uğrayacaklardı. Bu kural dışılıktı ama ne yapayım; benim de kazanmam gerekiyordu. Söz konusu sınav kazanmaksa gerisi teferruattı.

Birinci soru ikinci soru der demez bir çırpıda yirmi beş soruyu hiç kafamı kaldırmadan çözdüm. Hem de pirinç tanelerini ve kuru üzümleri devreye sokma gereksinimi duymadan. Oysa pirinç ve üzümleri ta baştan, sınav boyunca yemem gerekiyordu. Azar azar yüz soruya da etkili olacak şekilde yemeliydim. Yani her soru çözmemde ağzımda ya bir pirinç tanesi ya da bir kuru üzüm habbesi olmalıydı.

Zararın neresinden dönersen kardır, deyip pirinç tanelerinden
başladım. Her sorudan önce, bir pirinci çıtır çıtır yiyordum. Ama o da ne! Otuz ikinci soruya pirinç tanesi kalmamıştı. Yirmi beşten sonra yirmi altıncı soruda bir tanesini, yirmi yedide ikincisini, otuz birde altıncısını yedim. Peki, yedincisi nerede? Matematiğim çok iyi olduğundan yirmi beş, yedi daha otuz iki ettiğini biliyordum. Oysa otuz birde pirinçler bitmişti. Evet, bir pirinç tanesi yoktu. Düştü mü? Ne yapacağım? Bu tek pirinç tanesi, sınav sonucuna etki eder mi?
Korku bedenimi sarmıştı. Önce üzerimi aradım. Üstümü silkeledim, olmadı. Ayağa kalktım, üç kere zıpladım. Eğildim sıranın altına girdim. Avucumu tozlu beton üzerinde gezdirdim. Elime birkaç kırıntı geldi ama içinde pirinç tanesi yoktu.

Zaman, bir pirinç tanesine yenik düşmemeliydi. Kendimi toparladım. Sorulara geçtiğimde ne kadar zaman kaybım olduğunu bilemiyordum.

Sıra zor olana gelmişti. İş, kuru üzümde düğümleniyordu. Kuru üzümü hiç sevmezdim. Şimdi de hiç sevmiyorum. Hala
sevmemişimdir. Yanlış anlamayın bunda üzümün suçu yok. İşin can alıcı kısmı, sevmediğimin nedenini ben de bilmiyorum. Yemesem olmaz mı? Ama bu kuru üzümlerin diğer kuru üzümlerden farkı vardı. Bunlar okunmuş, kutsallaşmışlardı. Hem de şöyle böyle bir hocanın okuması değildi. Günah olur mu acaba? Peki, sınav sonucu ne olacak? Zaten pirinç tanesinin biri kaybolmuştu. Onun eksikliğinin yanı sıra üzümleri yememek tamamen işi ciddiye almamaktan öte günahtan da korkmamaktı. Hadi pirinç tanesinin izah edilecek bir yanı vardı. Kuru üzüm öyle mi? Yenilmeyecek olursa bunda kasıt aramamak mümkün mü?

Üzümleri yemeye başlamalıydım. Kurtuluşum, düşmanla yüzleşmekten geçiyordu. Yeniden pirinç taneleri aklıma geldi. Gerçi aklımdan hiç çıkmıyordu ki. O bir tane var ya bir tane, nereye gitmişti? Sakın üzüm de eksik olmasın. Hemen üzümleri mendilimden çıkartıp sıranın üzerine koydum. Özenle birer birer sayarak tekrar mendilime yerleştirdim. Çok şükür tam kırk taneydi.

Elim şıra olmuşken ‘bismillah’ diyerek bir üzümü gözlerimi kapatarak ağzıma attım. Çekirdeğiyle birlikte yutmaya çalıştım. Boğazıma takıldı. Deveyi hamuduyla yutanlar aklıma geldi. Allah yardımcıları olsun. Demek ki çiğnemem gerekiyordu. Bu ilk habbe, savaşın gidişatını belirleyecekti. Bu ilk habbeye yenilmemeliydim. Son bir gayretle üzümü mideme indirdim. Kaldı otuz dokuz.

Tekrar sorulara yöneldim. Ellerim yapış yapıştı. İzin istedim, çeşmeye gittim. Yedi sekiz kadar üzümü avucuma alıp ağzıma attım. Midemden ağzıma doğru yüksek bir basınçla sabahki yediklerimle birlikte ağzımın içerisi doldu. Taşanları iki avucuma alarak yeniden ağzıma koydum. Gözlerimden yaş damlıyordu. Bu defa daha basınçlı bir geri tepme oldu. Lavabo sabahki yediklerimle tıkanmıştı. Ellerimle tıkanan lavaboyu açtım. Elimi yüzümü yıkayıp yerime döndüm.

Dizlerim titriyordu. Artık zamanla işim kalmamıştı. İpin ucunu bırakmıştım. Sınavı kaybettiğim apaçık ortadaydı. Bu yüzden heyecanım da gitmişti.

Sınavdan vazgeçtik ama şu kuru üzümleri bitirsem de günahından kurtulsaydım. Tekrar kuru üzümleri çıkartıp sıranın üzerine yaydım. Azar azar denemekte fayda vardı. İkişer taneyi ağzıma atıp –
çekirdeğine dişlerim gelmeyecek şekilde- çiğnemeye başladım. Ağzımda birikenleri “bir, iki, üç!” deyip yuttum. Yine boğazımda düğümlendi. Ağzımdakileri mendilimin diğer ucuna tükürdüm. İçerisinden çekirdekleri çıkartıp attım. Diğer kısmını tekrar ağzıma atıp yuttum. Böyle biraz kolay olmuştu. Bu kez başarmıştım. Her soru arasında bir tane yeme işinden vazgeçtim. Kalan üzümlerin hepsini – çekirdeğini çıkartıp- yedim ve rahatladım.

Elim, ağzım, yüzüm, yapış yapıştı. Mendilim, -sarmaşık otu gibi- parmaklarımı sarmış bırakmıyordu. Sıranın üzerine sinek konsa; zavallı geri havalanırken ayaklarını orada bırakması gerekecekti. Yeniden izin isteyip lavaboya gittim. Ellerimi ağzımı yüzümü yıkayıp yerime oturdum. Islak mendilimle de sıranın üzerini sildim.

Sanki bütün bunlar olmamış gibi kendimi moralli hissettim. Emanetlerden kurtulmamdı bana bu rahatlığı sağlayan. Şimdi, midemdeki pirinç taneleri ve kuru üzümlerle birlikte, bıraktığım yerden yeniden başlayabilirdim. Artık soruların karşısında okunmuş bir öğrenci duruyordu. Soruları tıkır tıkır, şıkır şıkır çözüyordum. Sorular da kolaydı. Zil çaldığında yetmiş birinci soruyu yapmıştım. Zaman yetmemişti.

Sınav sonuçları açıklandı. Yanıtladığım yetmiş bir sorunun hepsini doğru yapmıştım. Annem, büfemizdeki fincanın içerisine sakladığı pirinç tanesini göstererek “ Oğlum, birinci olurdun ama şu tek pirinç tanesini evde unutmasaydın,” dedi.

İlgili Yazılar

Dayım Cafer Zıpçıktı

Dayım Cafer Zıpçıktı

0

                                                  Dayım uzun boylu, aynalı dolap gibi adamdır! Yürürken dikelir, sanki boyu biraz daha uzamış gibidir! Genellikle ortası beyaz...

Ömür Törpüsü

Ömür Törpüsü

0

Derdim fakirlik değil. O bizde baba mesleği. Benim derdim Niyazi. Ömrümde böyle yalan adam görmedim. Patron yokken sallana sallana bir...

Her Gün İki Ekmek

Her Gün İki Ekmek

0

İşyerimizin değişmeyen birer parçaları gibiydik. Her gün aynı kişi, aynı eşya, aynı yüzlerdi gördüklerimiz. Değişen tek şey, her maaşın gelmesiyle...

Boşluk

Boşluk

0

Boşluk soğuk, ömür ıssız, umut kırık bir şemsiye.Gülleye yüklenecek bir sırt, sala liman, denize sığınacak okyanus gerek. Barınağı olduğum sebeplerinkapısından...

Yaşam Sanat

Yaşam Sanat Aylık Edebiyat ve Kültür Dergisi
Adana Yaşam Sanat Derneği Süreli Yayın Organıdır

Son Eklenenler

  • 8. Akdeniz Sanat Günleri
  • 7. Akdeniz Sanat Günleri
  • Ayın resmi
  • Ayın fotoğrafı

Kategoriler

  • Bize Gelenler (8)
  • Çukurova 1. Sanat Çalıştayı (1)
  • Deneme (18)
  • Dergi Arşivi (44)
  • Dosya (1)
  • Etkinliklerimiz (15)
  • Fotoğraf (17)
  • Kitap Tanıtımı (7)
  • Müzik (3)
  • Öykü (14)
  • Resim (17)
  • Şiir (31)
  • SÖYLEŞİ (1)
  • Söyleşi (4)
  • Yaşam Sanat Yeni Sayılar (7)

Bizi Takip Edin

Facebook Twitter Instagram

Ziyaretçi Sayısı

16241
  • Aysad
  • Çukurova Sanat
  • Yaşam Sanat
  • Kültür/Sanat
  • Kitap
  • Etkinliklerimiz
  • İletişim

© 2023 yasamsanat.net Her hakkı mahfuzdur.

Sonuç yok
Tüm sonuçları göster
  • Aysad
  • Çukurova Sanat
    • Arsiv
  • Yaşam Sanat
    • Temsilcilikler
    • Yayin Kurulu
    • Abonelik
    • Arşiv
    • Yeni Sayılar
  • Kültür/Sanat
    • Öykü
    • Siir
    • Deneme
    • Dans
    • Fotograf
    • Grafik
    • Karikatür
    • Mimarlık
    • Müzik
    • Resim
    • Sinema
    • Tiyatro
    • Yontu
  • Kitap
    • Bize Gelenler
    • Kitap Tanıtımı
  • Etkinliklerimiz
  • İletişim

© 2023 yasamsanat.net Her hakkı mahfuzdur.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
Düğmeleri göster
Düğmeleri gizle