“Ki belki
Ne mutluluk, ne özgürlük, ne sevi
Bir rivayetten ibaret hepsi…”
“Ki Belki”; tekniği, dili, kurgusu, içeriği ve güzelliği ile yepyeni bir şiir. Çok işlenmiş, çok üzerinde durulmuş, Mallarmé’in yaptığı gibi, bütün fazlalıklar, yükler atılmış, lüzumsuzluklar kaldırılmış, mükemmelleştirilmiş bir eser. Derin köklerden çıkıp gelen, yeni kavram ve düşüncelerle donanmış, yer yer de delirtilmiş ve yeni katmanlar
getiren yepyeni bir dil.
Kelime oyunları, arka arkaya, bol iç uyumlar ve geleneksel tekrarlarla, kulağa hoş gelen oyunlarmış gibi görülürken, duyulduğunda başka başka anlamlara gelebilen aynı seste sözcükler…
Biraz duraklayınca, o oyunların arkasında derin felsefi kavramların, psikolojik durumların, yeni dünya görüşlerinin yattığını sezinlemeye başlıyor insan. Ya o, arka arkaya gelen sürprizler! İnsan beyni durmadan sarsılıyor. Ondan dolayı Hasan Hüseyin, dili hiç sürçmeden, hızla, şiirlerini okuyunca kulağa güzel bir müzikmiş gibi geliyor ama içeriğindeki, insan zekâsının çalışmasını gerektiren anlam ve kavramlar, hızlandırılmış bir film gibi gelip geçiyor ve onları ancak Hasan Hüseyin anlıyor.
Oysa Hasan Hüseyin şiir yazmıyor, sözcüklerle şiir yapıyor, bir heykeltıraş gibi. Onun şiirindeki yeni dil, şiirin içeriğini gizlemek ve güzel renklerin arkasına saklamak için bir gereç. O içeriği kavrayabilmek için, şiiri dinleyen insan beyninin belli bir uzunlukta zamana ihtiyacı var. Hasan Hüseyin’in şiirini okuyunca dili kulağı okşuyor ama ancak tekrar tekrar okuyarak ve göz ile üstünde duraklayarak anlaşılıyor o şiirlerin sözcüklerinde saklı içerik. İşte Hasan Hüseyin’in poetikasının ana kilidi burada asılı. Akıl, zekâ ve düşünce! Yani kafa!
Ayrıca, sanatkârlar, diğer bütün insanlar gibi her zaman kendi derinliklerinde yatan gizli köşeleri ve onların sebeplerini açığa vurmazlar, onları mezara götürürler. Kendisine “Lan Hasan” diyen Hasan’ın içindeki Hasan Hüseyin, bu genç yaşta yenilgiyi kabul etmektense çareyi, rakının estirdiği gerçeküstü rüzgârlar içinde, tiksindiği bu güzel dünyayı yaşanabilir bir gezegen haline getirmekte arıyor. Bundan dolayı, gerçeği olduğu gibi kabul etmemek için her şiirini rakı ile ıslatıyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın yaptığı gibi. Rakı onun “günlük dil”inin kemiğini kırıyor. Bambaşka bir atmosfere giriyor ve oradan bize sesleniyor.
Tiksindiğimiz iktidarlar, güçler, insan adına layık olmayan varlıklar yanında, sevmeye, tadına doyamadığımız insanlar, güzellikler, mutlu anlar da var. Hasan Hüseyin, hayatımızın bu güzel tarafının tadını çıkarmış olmalı ki arkasında bıraktığı kalplerin üzüntüsü o derece büyük. O, okunmasına doyum olmayan nadir kitap HÜZÜN KAYDI
bunun ispatı.

“ölünce anlıyorum yataksız ölmeli
insan…” diyor.
Hatta “İnme indi bütün kelimelere” şiirinin sonunda:
Düşünüverin,
alınmış ölüm raporunuz
bir morgda yatmaktasınız
Ne olur susun…. diyor.
Şairler geleceklerini sezerler zaten. İkinci şiir kitabı, birincisinden daha zor, daha katmanlı, güzelliği daha gizli, daha karanlık, daha felsefi. Yuğ ise, karmakarışık psikolojik haller ve yaşananlardan hayat felsefesiyle yüklü düşüncelerle okur beynini yerden yere çarpıyor… Hasan Hüseyin, “Haziranın Zor Ölümleri”nde olduğu gibi klasiğin değerlerini ve kurallarını terk etmiyor. Ki Belki ve Anne Babam Hiç Dudağından Öptü mü Seni, başlıbaşına bir yeni buluş, bir yeni şiir.
Ana Ben Ozan Oldum hayat hikâyesinde Hasan
Hüseyin şöyle diyor:
“İnsanlık teknoloji alametine bindirilmiş bi kıyamete doğru hızla yol alıyordu. Hemen her türlü sanat ve edebiyat sermayenin ve belirli çevrelerin beğenilerinin etkisi altına girmiş ya da girdirilmişti. İnsanı insan yaptığı söylenen
değerlerin nerdeyse tamamının içi boşaltılıyordu… Gözümüzün önünde olup bitiyordu hepsi. Görselliğin acımasızlığı altında, elinde kalem, beton kaplamış yazıyı deşiyordu o beğeni merkezleriyle ilişkiye girmemiş birileri. Kendi şiirlerinde, kendi öykülerinde, kendi romanlarında vb. kavrulup duruyorlar, kalemleriyle dinozor yakalasalar dahi çalışmalarını gün yüzüne çıkaramıyorlardı… nitelik ikinci plandaydı artık… Aslolan o insansız düzenle kurulmuş ilişki biçimleriydi.”
Hasan Hüseyin Gündüzalp, dünyanın diğer çok doğurgan ülkelerinde de olduğu gibi, ülkemizde dağlardan ve köylerden şehirlere göç eden insanların, “şehirli vatandaş” (Bürger/ citoyen) olma yerine, şehirleri köyleştirdikleri ve orada köylü olarak yaşayıp kaldıkları bir devirde, doğduğu kaynağa, doğaya döner, dil ve insan olarak, aslına sadık kalır. Ankara- İstanbul gibi kentlere “Göç bozgunu kentler” der.
Öte Git İstanbul Öte şiirinde:
Usta… usta… Nâzım usta…
aldım anamın rızasını,
çeksin dedi imzasını
İstanbul’un altından…. der.
Fakat gem vuramadığımız beyni, Toros dağlarının üstünden evrensel kıymetlere doğru uçar gider. Yabancı dil bilmediğinden suyunu çevrilmiş eserlerden alır ve yabancı dil bilenlerin dışa açılan pencerelerden çıkıp gitmeleri yerine, yabandakilerin içeriye girmesi için daha büyük pencereler açar. Şiirleri ve YUĞ romanı işte onun açtığı iki penceredir.
Demediniz!
Kimin var çocuklarına
anlatabileceği
saf bir hikâyesi…
Oysa diyebilirdiniz;
yalanı çıkarırsak geriye
ne kalır senin hikayenden
Demediniz;
Balonların nefesle şiştiğini…
oysa diyebilirdiniz;
patlamış her balonun içinde
bir ölü
yürekyüzünün olduğunu…
Demediniz;
kaç yüz kaldı eskitilmedik…
oysa diyebilirdiniz;
yüz kalmadı eskitilmedik…
eskittik yüze dair ne varsa…
Eskidi yeryüzü…
Yeryüzünde eskidi yüzümüz…
Eskidi gökyüzü…
Gökyüzünde yitti yüzümüz…
Yüzsüz kaldık, yüzsüzleştik…
yüze yüze yüz aradık…
yüz yüze yüz aradık
ya aç kalacaktık yüzmesek…
ya da boğulacaktık.
Bireyleri yalan dolanla yaşayan bir toplum… Gerçeğin yüzüne bakamayan bireylerden, kendine bile samimi olamayan, şişmiş, şişirilmiş insanlardan meydana gelmiş, ölü ruhlu bir toplum… Şair yeryüzünde, gökyüzünde temiz bir yüz arıyor; Eskimemiş, yüzsüzleşmemiş bir yüz… İşte bu, bütün çirkinlikleri, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu ve çirkefliği dile getiren bu şiirin bir de güzelliğini görelim.
Şiirin içeriği ve yapısı: Şair, içinde bulunduğu toplumun çürümüş ve kokuşmuşluğundan tiksintisini, çok eski, klasik, evrensel şiir ilkeleri ve tekniği ile kısaltılmış ve mükemmelleştirilmiş bir bütünlük içinde, hafızada kalabilecek, ezberlenebilecek şekilde, anadilimizin güzel taraflarından faydalanarak, ince seslilerin harmonisi, tekrarların vurgusu, bilerek hesaplanmış uzun ve kısa ölçüde akıcı ritim ve kulağa hoş gelen ayni seslerin başka başka anlamlarıyla okuyucuyu devamlı uyanık tutarak noksansız bir şiir yapmış.
Genel ses uyumu (Sonorité): Yazdığı şiirleri ezbere bilen Hasan Hüseyin’ den bu şiiri dinlemiş olsaydık, kulaklarımızda ince sesliler ve S-Y ve Z sessizlerin (aliterasyon-asonans) çıkardığı keman sesleriyle, yumuşak bir ahenk ve ritmi ile de (Vivaldi’nin “İklimler”inin başındaki ilkbaharın gelişini canlandıran keman seslerinin ritmi gibi) hepimizi mest edecek ve içeriğini hiç aldırmayacaktık. Oysa okuyunca o durmadan tekrarlanan, i’li, Ü’lü, -İZ’li, ÜZ’lü ES’li yumuşak ve alçak sesli ahenk, beynimizin anlamları kavrama fonksiyonu neticesi meydana gelen ruh irkilmesi altında unutulup gidiyor.
Şair, “demediniz , oysa diyebilirdiniz” sözcüklerinin tekrarı ile hem vurgu hem de ses uyumu yaratarak, okuyucunun veya dinleyenin hem kulağına hem de beynine, bir çağlayan su sesi gibi etki ediyor. Ama bizim şairimiz ayrıca bu tekrarlarla dilimizin o yumuşak ahengini ön plana çıkarıyor. (-diniz – diniz sesinden oluşan keman sesi gibi) Aliterasyonlar, asonanslar, paronimler, ince ve kalın seslilerin alternansı, uzun-kısa sözcüklerin ustaca yerleştirilmesinden çıkan akıcı ritim ile de küçük bir senfoni parçası yaratıyor. Beyni durmadan geren, uyanık tutan, aynı seste, ama değişik anlamlar taşıyan sözcükler, şairin bilerek kurduğu, şaşırtıcı bir beyin tuzağı olarak, şiire ayrı bir değer katıyor. Bu “yüze yüze yüz aradık-yüz yüze yüz aradık” ya da “Yüz kaldı eskitilmedik”, “yüz kalmadı eskitilmedik” gibi “Yüz” sözcüğünün tekrarları ile kurulan iç uyum ve (“İlkesizlik-İlkellik” ya da “kapısızlık-kafasızlık”) gibi paronim”lerle okuru incitmeden, ürkütmeden düşünceye sevk ediyor.
Hayat hikâyesi “Ana Ben Ozan Oldum”da, Kİ BELKİ şiir kitabı için “Herkesin çok sevdiği ama dilini kimsenin anlamadığı bir destan…” der. Daha da ileri gider, “Sonra baktım geleceğe yazıyorum; bir kez daha sevdim hep aşklarda sevdiğim anlaşılmamayı”, ya da Cemre Dergisi ile yaptığı söyleşide, “Teşekkürler Cemreciler… zamana yazmayı doğruladınız… Ki Belki zamana yazılmıştı… Yuğ da öyle…”
“Ki belki, ki belki dediğimde bitmişti bu şiir”, ya da yine Cemre ile yaptığı söyleşide romanı YUĞ için söylediği gibi “Herkes elindekinin ne olduğunu bilmiyordu… buysa benim başardığım anlamına geliyordu… neyi mi?… şaşırtmayı, ezberi ve uyumu bozmayı…”







