
‘Defterimde Kuş Sesleri’(1), Erdal Öz’ün anılar kitabı, 400 sayfa; iki haftada okudum! 12 Mart’lı yılları anlatıyor. Bir ağıt destan gibi anılar! Acılarla yüklü. Bir devlet yahut darbeciler bir yazara hiç hak etmediği halde bunca acılar çektirebilir mi? Bir yazar solcu diye bu denli kincilik niye?
Kitabı okurken etkilendim, hüzünlendim, duygulandım, öfkelendim, duruldum! Nesnel olamam bu türlü acılar karşısında, öznelim ben! Kitapta birçok örnek var buna dair. Uçak mı kaçırmış yazar? Şunca zaman geçmiş, yazdığı anılarda kaçırmadım diyor. Onlar da biliyor Öz’ün uçak kaçırmadığını ama amaç başka, tutuklamak onu! Koskocaman
devlet yahut darbeciler bir yazardan korkuyor mu? Haşa, niye korksun? Yellerinin ardı da önü de yıkar onların!
Bir yazar uçak kaçırsa ne yazar? Vurursun eline, düşürürsün kalemi (!) atarsın kokulu, soğuk, kısık hücrelere, basarsın işkenceyi! Yaparsın da boş mu durur o? Seni yazıyor, anlatıyor işte kitabında. Çıkıyor darbenin aynası ortaya. Darbeciler şimdi ne yapıyor; var mı onların dişe dokunur bir eseri?
Alıntılayalım okuduklarımızdan:
“Klasik batı müziği sevilmiyor koğuşta. Çünkü karşı devrimci; neden? Burjuva müziği de ondan. Devrimci müzik hangisi? Halkımız devrimci mi? Neden devrim yapmıyor o zaman?” (s.57)
O yıllarda böyle bir anlayış vardı. Halk gibi giyinmek, ‘birinci’ sigarası içmek, halk türküleri söylemek…
Halk kendisini horlayana, ezene yalnızca türkülerle yanıt veriyordu. ‘Adı Yemen’dir/Gülü çemendir/Giden gelmiyor/Acep nedendir?’ yahut ‘Erzurum dağları kar ile boran/Aldı yüreğimi dert ile verem’ ya da ‘Koyun olduk, ses anladık, sürüye saydılar bizi’ (…) diyordu ama, bunların nedenini araştırmıyor, ayağa kalkmıyor, karşı durmuyordu.
Yazgıcı bir anlayışla sineye çekiyordu. Bugün bile pek fazla bir şey değişmiş değil. Feodalizm sürüyor! Adamın altında Mercedes var, jet’e biniyor, TV izliyor, bilgisayar kullanıyor; ama bir türlü feodal kafayı değiştirmiyor. Böyle bir halkı var ülkenin. Bu kafa ile devrim olmaz!
“O gün eve baskın yaptıkları, beni alıp götürdükleri akşamüstü kızım odasında uyuyordu. Görevliler evi altüst ediyorlardı, o kadar söyledim, rica ettim aldırmadılar, uyumakta olduğu odaya, hem de kapıyı tekmeleyerek girdiler, korkuyla sıçrayıp uyandı kızım (Darbecilerin kızları da böyle mi uyandırılıyor acep?), yatağın üzerinde oturup
eşkıyanın odasındaki araştırmaları izledi. Her şeyi, her köşeyi araştırıp altüst ettiler. Gelenleri arkadaşlarım olarak, tanıtmaya anlatmaya çalıştım. (Siz de kızınıza böyle yalanlar uydurdunuz mu?) Hiç birinde en küçük bir arkadaşlık görüntüsü yoktu.(…) Sonra da beni ite kaka alıp evden çıkardılar. Çıkarken komşulara bağırıyordum, ‘annesine
haber verin, annesi eczanede nöbetçi, kızım evde yalnız, haber verin.’ (Siz hiç böyle duygu yaşadınız mı darbeciler?) Karımın eczanesi yüz metre ötedeydi. Haber vermemiş komşular. (Onlar da düşman kesilir o günlerde değil mi ya!) Karım eczaneyi kalfasına gece yarısı bırakıp eve dönmüş. Kızım o saate kadar korku içinde yapayalnız kalmış. Uzun süre kekemelik çekmiş. Ruhsal sarsıntı yaşamış…” (s.93) (Sizin kızınız da böyle şeyler yaşadı mı?)
“… Paşa’nın odasına götürmüşlerdi beni. (…)’ Adın ne senin çocuğum?…’ Yumuşak sorulardı bunlar! Önündeki kâğıda bakıyordu, birden ayağa kalktı. ‘Be itoğlu it o paraları nerden aldığını bilmiyor muyuz sanıyorsun? Git ulan Rusya’ya orospu çocuğu.’ (O günlerde Rusya’ya, Rusya’ya Moskova’ya diye bağırırlardı. Sonra kendileri gittiler Moskova’ya!) Öbür komutan da ayağa kalkmıştı, beni göstererek ‘Bütün komünist kitapların dağıtım yeri bunun kitapevi komutanım’ dedi. Bunun üzerine paşa üzerime gelmiş, yüzüme tükürmüş, beni tokatlamıştı, sonra da kovmuştu odasından.” (s.98)
(Acaba paşa bu satırları okudu mu? (2).
N’oldu ki? Demirel’e bol gelen Anayasa’yı değiştirdi darbeciler! Özgürlüğün üstüne şal örten bir de Başbakan buldular. Ezdiler gençleri. Şimdi de genç kalmadı ülkede. İmamlarla, hocalarla, çarşaflılarla, türbanlılarla idare ediyorlar!
“ ‘…Reis sen iyi belgeliyorsun’ dedi Deniz, ‘Che Guavera’yı belgelediğin öykün çok iyiydi. Belgeye dayalı iyi şeyler yazacaksın sen; bizi de yazmalısın.’ Şaşırmıştım. ‘Bizi sen yazacaksın’ dedi. ‘Bizim şu an tek görgü tanığımız sensin. Boku bokuna asılıp gideceğiz. Yanımıza sokulan tek yazar sensin. Bizlerden sen sorumlusun reis. Bizleri iyice incele.
Bize sorular sor, gereken her şeyi öğren, yaz bizi. Yazar mısın? Yazarım tabii.” (s.134)
Yazdı da, ‘Gülünün Solduğu Akşam.’ İyi ki içeri girmişsin demek içimden gelmiyor Sevgili yazar; Deniz Gezmiş’i/arkadaşlarını yazdığın için, iyi ki içeri girmişsin! Bir anıyı okuyorum gibi gelmedi kitap bana. Bir roman okuyorum düşüncesine girdim!
Beşir Amca, Erdal Öz’e şöyle anlatıyor oğlu Yusuf’un ölüsünü; yürek dayanır gibi değil!
“Cenazelerin yanına götürdüler. Gusülhanedeydiler, tabutların içindeydiler. Üç ayrı odacığa konmuştu tabutlar. Gösterilen odacığa girdim, tabut bir masanın üzerindeydi, kapağı açıktı. Üç tabutun üçü de kapaksızdı. Ben yalnızca Yusuf’umu gördüm. Arkaüstü yatıyordu. Ayağında botları vardı. Haki kadife pantolon, üzerinde gri hırka. Yüzü sararmıştı. Tutamadım kendimi, ağladım, öptüm, okşadım. Boğazında urganın siyah izi vardı. Boğazının altı şişmişti. Dokundum, taş gibiydi.” (s.161)
Bu çocuklar kimi öldürmüştü? Otuz bin kişiyi mi öldürmüştü Türkiye’de? Yoksa Kuyucu Murat mıydı bunlar? Menemen’de Kubilay’ı mı öldürmüşlerdi? Tam bağımsız Türkiye istemek, defol Amerika demek… suç muydu? Allah aşkına neydi bu darbe?!
xxx
“Eşik var, sağa dön. Merdiven başlıyor. Beş basamak kaldı. Tamam, şimdi doğru yürü. Sağa dön. Ver elini. Tamam. Şimdi arabaya biniyorsun. Bir ayağını kaldır. Biraz daha. Tamam. Bas şimdi. Eğ başını. Daha eğ. Ver elini. Başını kaldırma. Tamam. Sola dön şimdi. Başını kaldırmadan yürü. Tamam. Otur.” (s.240)
Size ne anlatır bu sözler? Kesik kesik, soluk soluk… Biri, bir görmezi mi götürüyor sanırsınız? Değil, sorgulayacaklar birazdan yazarı.
“… Yüzüme bir sıcaklık vurdu. Büyükçe bir lambayı yüzüme yaklaştırdıklarını anladım. Sonrasını düşünmek bile istemiyorum…” (s.255)
Siz olsanız ne düşünürsünüz?
“… Aklım sevgilimdeydi. (…) Durmadan içiyordum. (…) Birden gördüğüm görüntüler silindi, net güzel bir görüntü geldi oturdu gözlerime. Oydu. (…) Üst kata çıktılar. Biraz ötemizdeki iki kişilik küçük bir masaya eşiyle birlikte oturduğunu gördüm. Şişman, kıskanılmayacak kadar hantal biriydi. Kırmızı şarapla yarıya kadar doldurulan bardaklarını kaldırıp tokuşturdular. İçim yanıyordu. Ben de rakı bardağını kaldırıp diktim başıma. (…) Birden göz göze geldik. Kalkıp bana gelmeye yeltendi. İçimde bir bomba patlamıştı sanki, paramparça oldu yüreğim. Fırladım yerimden sağa sola çarparak hızla merdivenlerden indim…” (s.267)
Aşkın yaptırımı darbeden güçlü mü ne? İşkencelere dayan, ama sevgilinin başka birine gitmesine dayanama! Bu da feodal bir kalıntı değil mi? Her nedense bir türlü empati kuramıyoruz!
xxx
“… Valizimi toparladım. Yazılı karar cezaevine akşamüstüne doğru geldi. Adımı seslenip ‘hadi’ dediklerinde, hâlâ şaşkındım. Arkadaşlarla öpüşüp ayrıldım. Beni bu kez kelepçesiz olarak bir jeepe bindirip büyük kışlanın ana kapısına bıraktılar…”
Dışarda kuş sesleri vardı.
(ı) Defterimde Kuş Sesleri- Erdal Öz, Can Yayınları, Baskı, 2003, İstanbul.
(2) Parantezli sözler bana ait. MDB






